Kendi Paramıza Sahip Olalım

Abone Ol:google-news
0
18/02/2021

Devletler para arzını diledikleri gibi artırabiliyorlar. 2008 krizini bahane ederek başladıkları emisyon artışına Covid-19’u bahane ederek tam gaz devam ediyorlar. Havadan basılan para; karşılığı olmadan basılan para; bu durum sizi bilmiyorum ama beni rahatsız ediyor.

1928 Buhranı’nı aşmak için Keynes’in önerisiydi bu: Devlet harcama yapsın, toplumun geliri olsun. Aradan 90 sene geçti; hâlâ daha iyi, daha etkili bir yöntem bulamamışız ki ekonomi her sıkıştığında para basalım, ekonomiyi canlandıralım yöntemine sarılıyoruz.

Ekonomiyi canlandırmaya itirazım yok. Karşılığı olmayan para basılmasına itirazım var. Farz edelim ki ekonomide para birimi bir çuval arpa olsun. Sizin beş çuval arpanız varken, devlet vatandaşını desteklemek için iki çuval arpa daha verirse, ne âlâ; hiç itirazım olmaz. Ancak devlet size iki çuval veriyor, sadece çuvalı veriyor, içinde arpa yok. Siz de evdeki dolu olan beş çuval arpayı yedi çuvala dağıtıyorsunuz ve “yaşasın, yedi çuval arpam oldu” diyorsunuz. Yerseniz!!!

Karşılıksız para basmaya karşı çıkmanın başlıca sebebi budur. Yoksa devlet tabii ki vatandaşına zor gününde yardımcı olmalı, destek olmalıdır. Sosyal devletin gereği budur. Ancak bu desteği bir değer üreterek vatandaşına sunmalıdır. Havadan para basarak değil.

Osmanlı zamanında akçedeki gümüş miktarı düşürülerek yeniçerilere ücretleri ödendiğini unutmayalım. İlk dönem toplum bunu fark etmiyor, ikinci dönem itiraz edecek bir nokta görmüyor, üçüncü dönem herkes kabul ettikçe sorun yok ki deniyor, dördüncü dönem Gresham’ın meşhur iyi para / kötü para ayrımı oluşuyor ve para gibi toplum da bölünüyor; sonrasında olanları biliyoruz.

1971’de Nixon hükümeti doların altın ile olan bağını kaldıracağını ilan etti. O dönemden sonra artık merkez bankaları sahip oldukları altın karşılığında para basmıyorlar. İtibarları kadar, daha doğrusu yedirebildiği kadar basıyorlar. Kantarın topuzunu kaçırdığında para değer kaybediyor, satın alma gücü düşüyor, enflasyon baş gösteriyor ve dengeler bozuluyor.

Ancak uygulanan algı yönetimi daha farklı boyutlarda. Doların altına endekslenmesi 1944, bu çapanın kaldırılması 1971 civarı. Arada 27 sene var. Bu dönemin tam ortasında, 1957’de Amerika parasının üzerine “In God We Trust” yazdılar. Laik olan bir devletin böyle bir dini ifadeyi parasına yazması ilginçtir. Bence anlamı şu: Biz devlet olarak yavaş yavaş havadan para basmaya başlayacağız. Karşılığı olmayan para basacağız. Bizi boş verin ama yukarıda Allah var. Allah’a inanalım, paramıza inanalım. Karşılığı olmayan parayı benimsemezseniz, ona bir değer ithaf etmezseniz, Allah’a karşı çıkıyor olursunuz anlamına gelir.

Paraya değer ithaf etmek derken, işin özüne gelmiş oluyoruz. Paralarımızın ne kadar değeri var sorusunun cevabı, toplumun o paraya ithaf ettiği değer kadardır. Devletin işleyişi, üretimi, hukuku, teknolojisi, eğitimi ne kadar sağlam ve gelişmiş ise parası da o kadar değerlidir.

Para basmak büyük bir güçtür. Devletlerin egemenlik hakkıdır. Peki, sizce sadece devletler mi para basabilirler? Burada kast ettiğimiz katiyetle biz de TL basalım, dolar veya euro basalım değildir. Bu olay kalpazanlıktır. Ağır ve adi bir suçtur. Ama kendi paramızı niye basmayalım? Yaşadığımız sitede kullanabileceğimiz, belli bir toplulukta kabul edilen ve kullanılan bir para sistemi oluşturabiliriz. Zamanındaki PTT jetonları, günümüzde belediyelerin otobüs biletleri, telefon şirketlerinin kontörleri, futbol kulüplerinin taraftar token’ları bunlara birer örnektir. Ancak öyle bir şartlanmışız ki; parayı sadece devletler basar diye görüyoruz. Başka alternatif aklımıza bile gelmiyor.

Bu şartlanmayı devletler yaratıyor. Gayet doğal; çünkü para basmak hem büyük bir güç, hem etkili bir yönetim aracı, hem de güzel bir gelir kaynağı; senyoraj geliri. Devletler halkın uyanmasını istemiyorlar. Bazen hükümranlık gücünü, bazen devletin kutsallığını, bazen de dini motiflerle para basma yetkilerini taçlandırıyorlar. Mesela İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in portresi tam 33 ülkenin parasında kendini göstermiştir.

Devletler bu imtiyazlarını çoğu zaman kötüye kullanıyorlar. Karşılığı olmadan, havadan para basmak ve her ekonomik daralmada aynı yönteme başvurmak artık kısır bir döngü gibi işlemeye başladı. Politikacılar sadece bir sonraki seçimi düşündüklerinden ekonomi için uzun vadeli politikalar uygulamayı ve halka acı reçeteyi sunmayı pek uygulamazlar. Sorunları en kolay para basarak çözelim yaklaşımı tercih ediliyor.

Ülkemizde sürekli vergi affı ilan edilmesi, vergi ödeme alışkanlıklarının azalmasına sebep olmaktadır. Doğal olarak vergi afları devletimizin vergi gelirlerini kalıcı olarak azaltmaktadır. Her vergi affında “evet ama bu sefer son kez yapacağız” açıklaması, ilgili beyanın inandırıcılığını da yok etmektedir. Ekonomi sıkıştıkça para basmayı da buna benzetiyorum. Politika üretip uygularken çok titizlenmeye gerek yok. Nasıl olsa para basma mekanizması var. Aldığımız kararlar yanlış mı çıktı; bas parayı, sür piyasaya, canlandır ekonomiyi.

Enflasyon yanlış uygulamalar ve kötü politikalar neticesinde ortaya çıkan negatif sonuçlardan birisidir. Enflasyonu devletin adı konmadan toplamakta olduğu vergi gibi görmeliyiz. Enflasyon gelir dağılımını bozan unsurların başında gelmektedir.

%10 enflasyon fakirin de zenginin de gelirini %10 eritmekte. Eşit mi? Evet eşit. Ama adil mi? Tabii ki değil. Fakir zaten ucu ucuna geçinebiliyor iken, %10’unu elinden alırsan, sorun büyük olur.

Toplum olarak enflasyonu kanıksamışız, elden ne gelir havasındayız. Sahip olduğumuz 100 lira ile bir dönem 2,5 kilo kıyma alabiliyorken ertesi dönem 2 kilo kıyma alabiliyorsak, kaybımızın yarım kilo kıyma olduğunu görmüyoruz. Enflasyonu her ayın 3’ünde devlet tarafından açıklanan birtakım sayı ve rakam olarak görüyoruz.

Gelişmiş ekonomiler için arada sırada duyduğum “%2 enflasyon oranı sağlıklı bir ekonomi için iyidir” görüşleri var. Enflasyon düşük ya; pek de zararı olmaz düşüncesi hâkim bu argümanda. Buna da karşıyım ben. Her sene %2’yi biriktirirseniz, 15-20 sene içerisinde sahip olduğunuz varlığın değer kaybetmesi canınızı acıtacak seviyede olur.

Enflasyonun servetimizi ve gelirimizi nasıl erittiğine rakamlarla da bakalım: 1971 yılında yani doların altına endeksli olmasından vazgeçildiği dönemlerde 1.000 dolarlık bir parasal varlığınızın 2021 yılına gelindiğinde satın alma gücü $148’e düşmüştür. 50 yıl içerisinde paranızın %85’inin eridiğini görüyor musunuz? Erimek tabirini kibarlık olsun diye kullanıyorum. Doğrusu ise, devletlerin enflasyon yaratmaları sebebiyle (ama kasıtlı olarak, ama kötü yönetim neticesinde) alın teriniz ile kazandığınız, biriktirdiğiniz servetinizi elinizden almasıdır. İradeniz dışında varlığınızın erimesidir. Adı konulmamış, sinsice uygulanan bir nevi vergidir.

Bakış açımız enflasyonun düşük veya yüksek olması değildir. Enflasyonun hiç olmamasıdır. Ekonomi yönetimini emanet ettiğimiz kişilerin işlerini doğru yapmaları ve sıfır enflasyon gerçekleştirmelerini istemek en doğal hakkımızdır.

Dünyadaki neredeyse her devlette böyle yapısal sorunların olduğu bir ortamda Bitcoin ihtiyacı karşılayan bir yapı sunmaktadır. Para ile devleti birbirinden ayıracak bir yapı ortaya koymaktadır. Mevcut durumda kendi paramıza sahip değiliz. Paramız devletin politikalarından etkilenmekte, değeri her geçen gün erimektedir. Bankaların faiz vermesi bu soruna bir çözüm değildir. Hukuki veya dini sebeplerle bankaya gidemiyor olabilirim. Bankadan hizmet almak istemiyor olabilirim. Bankaya güvenmiyor olabilirim. Hepsinin ötesinde bankaya paramı yatırdığımda mahremiyetim delinmiş oluyor.

Mahremiyet konusunu tüm dünya olarak pek önemsemiyoruz. Facebook bilgilerimizi kullanıyor diye haklı olarak itiraz ediyoruz ancak örneğin taraftarı olduğumuz futbol kulübüne bağış yaparken paramızı bir banka hesabından transfer ediyoruz. İşlemlerde aracılar olduğu müddetçe mahremiyet sağlanamaz. Ve 21. yüzyılın ortalarına geldiğimizde mahremiyetin fakir ile zengin arasındaki uçurumun önemli bir bileşeni olduğunu fark edeceğiz. Fakir ile zengin arasında gelir dağılımı adaletsizliğinin yanında mahremiyetin korunması adaletsizliğini görüyor olacağız.

Gelir dağılımı ve mahremiyetin korunmasındaki adaletsizliğin artışı, sosyal seviyeler arasında uçurumları artırmaktadır. Refah seviyesi asansörüne binmek imkansız hale gelmektedir.

Bitcoin kendi bankamız olabilmemizi, paramıza sahip olmamızı mümkün hale getirmektedir. Bitcoin’e “yatırım yapayım da artınca kar edeyim” şeklinde yaklaşmak esas resmi kaçırmaktır. Bitcoin, paranın ötesinde bir şeydir; kimliktir, mahremiyettir, kendi servetine sahip olmaktır, güçtür. Diğer kripto paralar bir yana, Bitcoin bir yana; tüm sistemi sırtlayacak bir yapıya sahiptir Bitcoin.

Bitcoin’in değeri matematiğin evrensel doğrularıyla, kırılamayan ve deşifre edilemeyen kriptolojinin gücüyle oluşmaktadır. Devletlerin havadan, karşılıksız olarak bastıkları fiat paradan daha sağlam bir içsel değere sahiptir. Bitcoin para arzının 21 milyon adet ile sınırlı olması kritik öneme sahiptir. Ancak daha fazlası da vardır. Bu para arzının hangi tarihte ne kadar miktarda ne hızla yapılacağı tüm detayları ile bugünden bellidir.

Para arzının sınırlı olması ve her geçen gün Bitcoin kullanımının yaygınlaşması ve talebinin artması doğal olarak Bitcoin fiyatını artırmakta ve artırmaya da devam edecektir. Sadece 21 milyon adet tüm dünyanın ihtiyacını karşılayacaktır. Çünkü 1 adet Bitcoin 100 milyona bölünmektedir. Bir Bitcoin’in 100 milyonda biri olan kuruşuna satoshi denir. Ne zamanki 1 satoshinin değeri 1 cent olur, o zaman bir Bitcoin’in de fiyatı bir milyon dolar olur.

Bitcoin fiyatı milyonlara gelirse, kim kullanır, nasıl fiyatlama yapabiliriz soruları var. Bir zamanlar yani 1923’te Almanya’da bir dolar 4,2 milyar mark idi. Paralarından 12 tane sıfır attılar. Türkiye’de de bir dolar 1,5 milyon lira idi. Paramızdan 6 adet sıfır attık, dolar oldu 1,5 lira. Zamanında 6 değil yedi adet sıfır atsaydık şimdi dolar 70 kuruş olacaktı. Bilmem, asıl derdimizin fiyat değil değer olduğunu gösterebiliyor muyum?

Zaten Bitcoin’in hayatımıza getireceği önemli olgulardan birisi de budur: Artık fiyatı değil değeri konuşacağız, artık mal ve ürünlerin fiyatlarını değil değerlerini bileceğiz.

Bunun için önemli bir aşama Bitcoin’i dolar cinsinden fiyatlamak yerine Ethereum’u, Litecoin’i, Avax’ı, altın ve gümüşü, Tesla’yı ve eğer hala kullanımda kalırsa doları Bitcoin cinsinden fiyatlamamızdır. Artık mal, ürün, hizmet, emek ve ücretlerin Bitcoin cinsinden değerini konuşuyor olmamız durumunda dönüşüm tanımlanmıştır diyebiliriz.

Bitcoin’in değeri matematiğin evrensel doğrularıyla, kırılamayan ve deşifre edilemeyen kriptolojinin gücüyle oluşmaktadır. Devletlerin havadan, karşılıksız olarak bastıkları fiyat paradan daha sağlam bir içsel değere sahiptir. Bitcoin para arzının 21 milyon adet ile sınırlı olması kritik öneme sahiptir. Ancak daha fazlası da vardır. Bu para arzının hangi tarihte ne kadar miktarda ne hızla yapılacağı tüm detayları ile bugünden bellidir.
Para arzının sınırlı olması ve her geçen gün Bitcoin kullanımının yaygınlaşması ve talebinin artması doğal olarak Bitcoin fiyatını artırmakta, ve artırmaya da devam edecektir. Sadece 21 milyon adet tüm dünyanın ihtiyacını karşılayacaktır. Çünkü 1 adet Bitcoin 100 milyona bölünmektedir. Bir Bitcoin’in 100 milyonda biri olan kuruşuna satoshi denir. Ne zamanki 1 satoshi’nin değeri 1 cent olur, o zaman bir Bitcoin’in de fiyatı bir milyon dolar olur.

Bitcoin fiyatı milyonlara gelirse, kim kullanır, nasıl fiyatlama yapabiliriz soruları var. Bir zamanlar yani 1923’te Almanya’da bir dolar 4,2 milyar mark idi. Paralarından 12 tane sıfır attılar. Türkiye’de de bir dolar 1,5 milyon lira idi. Paramızdan 6 adet sıfır attık, dolar oldu 1,5 lira. Zamanında 6 değil yedi adet sıfır atsaydık şimdi dolar 70 kuruş olacaktı. Bilmem, asıl derdimizin fiyat değil değer olduğunu gösterebiliyor muyum?

Zaten Bitcoin’in hayatımıza getireceği önemli olgulardan birisi de budur: Artık fiyatı değil değeri konuşacağız, artık mal ve ürünlerin fiyatlarını değil değerlerini bileceğiz.

Bunun için önemli bir aşama Bitcoin’i dolar cinsinden fiyatlamak yerine Ethereum’u, Litecoin’i, Avax’ı, altın ve gümüşü, Tesla’yı ve eğer hâlâ kullanımda kalırsa doları Bitcoin cinsinden fiyatlamamızdır. Artık mal, ürün, hizmet, emek ve ücretlerin Bitcoin cinsinden değerini konuşuyor olmamız durumunda dönüşüm tanımlanmıştır diyebiliriz.

BTCHaber E-Posta Bültenine Abone Olun!

Diğer 866 kişiye katılın ve bugün bizimle kripto para yolculuğunuza başlayın.

Asla istenmeyen posta göndermeyeceğiz ve kişisel bilgilerinizi kimseyle paylaşmayacağız.

Ebru Güven

Ebru Güven, Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat bölümünden mezun olduktan sonra profesyonel bankacılık kariyerine 1997 yılında başlamış ve 2018 Mayıs ayına kadar Türkiye'nin saygın bankalarında, ağırlıklı kurumsal bankacılık olmak üzere genel müdürlük ve şubelerde çeşitli görevlerde bulunmuştur. İstanbul'da yöneticisi olduğu şubenin müşterilerinden birinin ülkenin ilk kripto para borsalarından biri olması sayesinde Blockchain uzayı ve ekosistemi ile tanışmıştır. Blockchain teknolojisi ve gelecekte yaratacağı değişimden etkilenen ve ilham alan Güven, bu topluluğa aktif olarak dahil olmaya karar vererek 2018'de bankacılık kariyerini bitirmiş, hemen akabinde bir ITO projesinde CFO olarak görev almıştır. Bu projede tanıştığı Başak Burcu Yiğit ile birlikte İstanbul Blockchain Women Platformu'nu kurmuştur. Ebru, 2018’den itibaren Tim Danışmanlık bünyesinde eğitimler vermekte, aynı zamanda Blockchain ve ITO, ICO projelerinde danışman olarak çalışmaktadır.

https://www.btchaber.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

bitcoin
Bitcoin (BTC) 351.966,70 TL 1,12%
ethereum
Ethereum (ETH) 11.422,95 TL 3,44%
binance-coin
Binance Coin (BNB) 1.741,44 TL 7,20%
tether
Tether (USDT) 7,09 TL 0,52%
cardano
Cardano (ADA) 7,37 TL 0,27%
polkadot
Polkadot (DOT) 237,26 TL 7,06%
xrp
XRP (XRP) 3,31 TL 4,13%
litecoin
Litecoin (LTC) 1.360,50 TL 3,86%
chainlink
Chainlink (LINK) 194,09 TL 1,54%
bitcoin-cash
Bitcoin Cash (BCH) 3.780,79 TL 1,66%
Share via
Copy link
Powered by Social Snap